~~ Linkler ~ Yeni Yüksektepe Nedir? ~ Şubelerimiz ~ Bize Ulaşın ~ Künye ~ Aktif Felsefe Anasayfa ~~
 
02 | 09 | 2014
SAYGI ÜZERİNE BİR DENEME
Cem Kılıçoğlu tarafından yazıldı   

 

SAYGI ÜZERİNE BİR DENEME

 

 Saygı çeşitli şekillerde ifade ettiğimiz ya da diğerlerinden beklediğimiz bir insan tavrıdır. Tarif edilmesi ve kalıplara sığdırılması zordur. Bazen de hiç bir şeye mesnetlemeden ardına düştüğümüz bir "doğru"dur. Nasıl olması gerektiği, belli bir şeklinin olup olmadığı, evrensel olup olmadığı üzerinde tartışılmaya değer bir konudur. Ama gerçek, her neslin bir önceki neslin saygı ifadelerini çoğunlukla yadsıması ve bu konunun kuşaklar arasında "çözümsüz" bir sorun olduğu gerçeğidir.

"Saygı nasıl ifade edilir? Saygı şekilleri nelerdir?" sorusundan daha derin bir soru vardır. Ancak onun cevabını bulabilirsek, o zaman saygı, şekilsel olan kimliğinden sıyrılıp bir varolma meselesine dönüşebilir: "Neden saygı duymalıyım? Bunda benim için bu kadar kaçınılmaz olan nedir?"

 http://dergi.yeniyuksektepe.org.tr/images/67/makale_2/kindness.jpgBu sorunun cevabını aramadan önce saygıya nelerin neden olduğundan bahsedelim. Saygı bazen korku ve endişelerden kaynaklanır. Bir şeyi, bir mevkiyi, hayatımızdaki bir değeri kaybetme korkusu bizi öğretmenimizi , işverenimizi, anne babamızı saymaya, onlara karşı zorunlu bir saygıya iter. Yaşlılara, kültürel adetlerimiz ya da sahip oldukları tecrübelerden dolayı saygı gösteririz. Bazılarına yeteneklerinden, ilerici düşüncelerinden dolayı hayranlıkla saygı duyarız. Bazıları hayatta çok ağır badireler atlatmışlardır ya da bir fiziksel engele rağmen engelleri aşmışlardır. Hayran oluruz, saygı duyarız. Bazılarına elde edemediklerimize sahip oldukları için saygı duyarız. Bazılarına şöhretlerinden dolayı gıbtayla karışık, bazılarına sınıfsal pozisyonlarından veya makamlarından dolayı zorunlu bir şekilde saygı duyarız. Bazen de kişi değil o makama saygı duyarız.

Saygı doğal bir eğilimdir. Herkes birine ya da birilerine saygı duyar gibi görünüyor. Bir hırsız da o işi en iyi yapan kişiye saygı duyuyor olacaktır. Ama asıl araştırılması gereken bu doğal eğilimin bizim ne tür hislerimiz ve düşüncelerimiz üzerine kurulmuş olduğudur. Korkudan mı? Sevgiden mi? Hayranlıktan mı?

Öyle görünüyor ki insan diğer insanlara değil ama insanların temsil ettikleri şeye saygı duyuyor. Başarıya, güce, zafere, tecrübeye. Kant'a göre hiç sevmediğimiz bir kişinin haklarını korumamıza götüren şey aslında adalet fikrine duyduğumuz saygıdır. Bu fikir evrenseldir. Burada kişi kendi olumsuz hisleri ile mücadele etmek zorundadır. Çünkü yasayı algılamıştır ve algıladığı içinde ona saygı duymaktadır. İçimizde diğerlerinin bize davrandığı gibi davranma eğilimimiz vardır. Ve yine içimizde bu eğilime rağmen "Yasa'ya saygı nedeniyle akla uygun olarak hareket etme istenci, iradesi vardır.

 Doğa dediğimiz aslında soyut olan şeye, onun tüm yaşam formlarına gösterdiğimiz özenle saygı duyarız. Spor olsun diye avlanmayı reddettiğimizde, doğal kaynakların bencilce tüketimi konusunda bilinçli bir tüketici olarak, sebebi olmadan hiç bir canlıya zarar vermeyerek. Bunun güzel bir örenği Kızılderililerin yemek için bitkilerin köklerini sökmemeleri sadece yiyecekleri kısımları kırpmalardır. Ve bir bizon avlandığında onun en ufak parçasında kadar her şeyinden faydalanılır, kemiklerinden süs eşyası ve oyuncak yapılırdı. Bir bitkinin başından af dilenir, dua edilirdi.

Saygı, ruhu tek olan farklı bedenlerde gösterir kendini. Şekilleri toplumdan topluma değişir. Modern bir insanın ilkel bir kabilenin reisine karşı mutlak bir saygı göstermesini bekleyemezsiniz. Öte yandan bir yerli için de bir kişinin bir fabrikaya sahip olması ya da bir belediye başkanı olması bir şey ifade etmeyecektir. Çünkü kendi toplumunda roller belki fiziksel güce belki de bilgisel bir otoriteye dayanıyor olacaktır. Bir inanç sahibi, ona vaaz veren kişiye, bir genç ise belki de dinlediği grubun gitaristine o kişi iyi ya da kötü olsun saygı gösterecektir. Bu biraz da hayranlıkla karışık olacaktır. Ancak hepimiz düşüncelerimiz, inançlarımız, ilgilerimiz ve içinde yaşadığımız sosyal, kültürel, inançsal, politik formlar ışığında farklı saygı şekilleri benimseyecek farklı şeylere ve kişilere saygı besleriz. Ama saygı insan için kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.

Saygı her yerde benzer bir şekilde davranmak da değildir. Örneğin bir diskoda ya da bir barda davrandığımız şekilde bir ibadethanede davranamayız. İster diğerlerinin bizi kınamasından korkalım isterse değil. Sessiz davranmamızı gerektiren zamanlar vardır, sessiz davranmamızın saygısızlık olarak algılanacağı zamanlar de vardır. O halde mekanların ve o mekanları kullanış nedenimizin getirdiği farklı davranış şekilleri olağandır. Bir bayram gününde veya bir evlilik töreninde kıyafetlerimize ve kişisel bakımımıza gösterdiğimiz  özen (ki hayatın sıradan günlerinde olduğundan farklıdır) diğerlerini ne kadar önemsediğimiz ve saygı duyduğumuzun bir işareti olacaktır, saygı duysak da duymasak da.        Neden? Çünkü her toplumun, her inanç sisteminin doğru olarak kabul ettiği davranış şekilleri vardır. Bu onların evrensel doğrular olduğu anlamına gelmez, ancak belki de buluşulabilecek en ortak paydadırlar.

Bu saptamadan hareketle gerçek saygının aslında niyetimizle çok ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. O törene ya da bayram ziyaretine kirli bir kıyafetle gitmemizin belki de gerçekten haklı bir nedeni olabilir. Sessiz bir şekilde ibadet etmemiz beklenirken telefonumuzu açmamızı gerektirecek çok acil bir konu olabilir. Kim bilebilir? Niyetimiz saygısızlık etmek değilken yanlış anlaşıldığımız ya da kınandığımız olmadı mı hiç? Belki de biz bir başkasını saygısızlıkla yargıladık. Burada felsefi çözüm aslında hiç bir hareketin mutlak (saygı ya da saygısızlık) olarak değerlendirilemeyeceği ancak insan, mekan, şartlar, zaman, bilgi-bilgisizlik, kültür, inançlar bağlamında değerlendirilmesi gerektiğidir. Bir restoranda adap kurallarını bilmeyerek "saygısızca" hareket etmiş olabiliriz. Kırsaldan geldiysek iletişim kurmak için yüksek sesle konuşuyor da olabiliriz. Şehrin aşırı sosyal örgüsü içinde daha ince ve narin bir davranış biçimi benimsemiş de olabiliriz. Bu halde duygularını ve heyecanlarını kontrol edemeyen birine karşı kalkanlarımızı kaldırmak ve saygı eksikliğinden yakınmak oldukça olasıdır.

Bir diğer konu sevgi ile saygı arasındaki ilişkidir. Bize her zaman baş başa gittikleri ve birbirleri ile dengelenmeleri gerektiği öğütlenir. Gerçek sevginin işaretleri nelerdir. Önemsemek, hatırlamak, değer vermek ve sevdiğimiz şey için mücadele etmektir. Ancak, mücadele sonucunda elde edilen şeyler bizim için önemli ve değerlidir. Ve insan ancak çok sevdiği şeyler uğruna mücadele edebilir. O halde bir şeyi çok seviyorsak onun yaşamasını, sürmesini isteriz. Ona bir alan açmaya, onu korumaya, varlığını tanımaya ve saygı duymaya ihtiyaç vardır. Gerçek sevgi saygıyı doğurur çünkü her varlık yaşanmak için kendine ait bir alana, bir "özel"e ihtiyaç duyar. Bu özeli bilmek saygı duymaktır. Bir anne çocuğunun "özel"ine girmeyerek ona saygı duyar. Bir işveren de çalışanının bir insan olduğunu hatırlayarak ona saygı besler. Bir öğrenci öğretmenini kusurlarına rağmen rehber olarak algıladığında ona saygı duyabilir ancak. Saygı kusursuzluktan doğmaz, saygı içimizdeki, her şeyi nesnel olarak görebilmek ve her varlığa hak ettiği değeri verebilmek bilgeliğinden doğar. Bilgelik ne kadar çoksa saygı da o kadar çok olur. Stoik filozoflardan Marcus Aurelius kötülüğün kaynağını cehalet olarak işaret eder. Neyin gerçekten iyi ve yapılmaya, yaşanmaya değer, neyinse sakınmamız gerektiği konusundaki bilgisizlik.

Başka bir konu da saygı bekleme, anlaşılma talebimizdir. Birileri bizim değer verdiğimiz şeyleri önemsemediğinde saygı isteriz. Bir öğretmen öğrencisinden, baba oğlundan, oğlu da babasından saygı ister.

Saygı talep edilmez, hak edilir. Saygı görmek için saygıya layık olmak gereklidir. Saygıya layık olmak da önce kendi kendimize saygı duymak demektir. Eğer kendimizi değerli olarak hissetmiyorsak bu boşluğu diğerlerinin doldurmasını talep ederiz. Bizler çoğunlukla, değerli şeylerin dış mücadeleler sonucunda kazanıldığı masalına inandırılıyoruz. Ama eğer kendi içimizde mücadele etmiyorsak; değişmek için, daha iyi olmak için, diğerlerine örnek olmak için, kendi kusurlarımızı alt etmek için, verdiğimiz sözleri her seferinde yerine getirmemizi engelleyen iradesizliğimizi yenmek için, o halde nasıl bir güç diğerlerinin bize saygı göstermesini sağlayabilir? İç bir başarı elde etmediysek takdir edilmeyi, saygı duyulmayı nasıl bekleyebiliriz? Diğerlerinin saygısı ancak hak edilir. Ve kişi eğer bir filozofsa ve attığı adımlardan eminse o halde diğerlerinin takdiri ya da yergisi de daha önemini yitirecektir. Sokrates'i bu kadar değerli kılan, kendisini yargılayan hükümetin kararını meşru kabul etmesi, bu karardan kaçmaması ve bir anlamda saygı göstermesidir. Belki de bütün meselenin aslında kendi kendimiz olması gerektiğini öğütleyen "köle" filozof Epiktetos'un öğretisine geri dönmeliyizdir. Modern yaşam tarzı daha popüler kişilerin daha saygın olduğu konusunda bizi ikna etti. Bir kez daha bizi değerli kılacak olan şeyin, kendi varlığımızı keşfetmnek, başkaları yerine kendi kendimiz olmak, düşünen, duygulara ve iradeye sahip bir varlık olarak kendimizi ne çok küçük ne de çok büyük hissetmek ve önce kendi varlığımıza saygı duymak olduğunu anlamaya çok ihtiyacımız var. Böylece diğerlerine de saygı duymak için çok sayıda sebebe sahip olacağız.

 

Cem KILIÇOĞLU

 
Yayınlarımız
atlantis.gif
Eski Sayılar
Dergi_Sayi_55.gif
Özlü Sözler

Güvensizliğin olduğu ortamda aşk barınamaz.

İrlanda atasözü