~~ Linkler ~ Yeni Yüksektepe Nedir? ~ Şubelerimiz ~ Bize Ulaşın ~ Künye ~ Aktif Felsefe Anasayfa ~~
 
02 | 09 | 2014
MÜZİK YAŞAM ve ARMONİ
Mustafa Tozluyurt tarafından yazıldı   

 

MÜZİK YAŞAM ve ARMONİ*

 

GİRİŞ

Her an bizimle olan, ama bir o kadarda, onun bu varlığını, yaşantımızda bilinçli bir şekilde idrak etmediğimiz başka bir şey var mıdır acaba? Anne karnında başlayan birlikteliğimizde, çocukluk ve ergenlik dönemlerinden yaşamımızın son anına kadar onunla olduğumuz halde, ona gerekli duyumsamayı ve özeni göstermediğimiz başka bir şey…

 

Ya onsuz bir yaşantının nasıl olacağını düşünmüşlüğümüz hiç olmuş mudur? Onsuz bir dünya nasıl olurdu? Onu şiirlerden, tiyatro oyunlarından, filmlerden ve gösterilerden alıp çıkarsaydık, sonra doğanın tüm seslerini ortadan kaldırsaydık ne olurdu? Bize ne kalırdı? Bu –sessiz- haliyle dünya nasıl olurdu?

 

Kimi zaman neşemizdir o, kimi zaman hüznümüz, kimi zaman da öfkemizi paylaştığımızdır. O, metinleri anlamlaştıran, kalıcılığını sağlayan, anılarımızı bize bağlayan, yaşamımızı kolaylaştıran ve her şeyin içinde var olandır. Sesini herkese eşit dağıttığı halde, sadece ona açık olan kalplere ulaşan,  kâinatın en sihirli anahtarı, en gizemli sembolü; müziktir “O”…

 

MÜZİK

Yunanca “mousa” kelimesinden gelen müzik tanımı, mitolojiye göre Zeus’un kızları sayılan dokuz ilham perisine verilen (Mousa-Müz) addır. İnanışa göre bu periler dünyanın tüm güzelliklerini ve ahengini düzenlemekle görevliydiler. Müzik, meleklerin dili anlamına gelmekte ve insanın içsel yapısını şekillendirmekteydi.

 

Tanımı eski Yunandan gelen müzik, temel sanatlardan biri olmasına rağmen yazılı anlamda en kısa tarihe de sahiptir. Günümüzde güzel sanatlar, edebiyat gibi sanatların -tarih öncesi dönem dâhil- ayrıntılı ve somut tarihleri mevcut olmasına rağmen, ayrıntılı ve somut bir müzik tarihinden ancak Orta Çağdan itibaren bahsedildiği görülmektedir.

Bu durumun başlıca nedeni; İlk Çağ Uygarlıkları ve tarih öncesi dönemlerden kalma, tam olarak çözülebilmiş bir müzik yazısından söz edilemeyip, ancak Orta Çağdan itibaren tam olarak çözülebilen müzik yazılarının var olmasından ileri gelmektedir. Daha açık ifadelerle, örneğin arkeolojik kazılar sonucunda bulunan yapıtlarda belirli bir bölgede yaşamış olan insan ya da toplulukların sosyal ve ekonomik yaşamları üzerine bilgilere ulaşılabilmekteyken, müziğin yazıya dökülmeyerek döneminde sadece ses olarak kalması, müziğin tarihinin ancak Orta Çağdan başlamasına sebep olmuştur.[1] Bununla beraber, arkeolojik çalışmalarda bulunan müzik aletlerinin çıkardığı sesler ile ilkel kabilelerin törenleri, bizlere bir ölçüde eski dönemlere ait müzik üzerine ipuçları verse de, müziğin insanlığın yaşamındaki yeri üzerine yeterli bilgileri verememektedir! Antropolojik açıdan insanın kültürel evrimi, üç temel çağ içinde yer almaktaysa da[2], müziğin“otoritelerce kabul edilen” yazımsal tarihinin geçmişi uzun ya da kısa olsun, müziğin bırakın belirtilen bu çağları, çok daha eski çağlardan, mitolojinin derinliklerinden ve ilk yaratılış hikâyelerinden günümüze kadar geldiğinin kabul edilmesi gerekir.

Müziğin diğer sanat dallarından farklılığı ve bu farklılıkla özel ve daha yüksek olduğunun gerekçesi de şöyle anlatılır: Bir heykel veya resim, bir kez yaratıldıktan sonra kalıcıdır. Diğer sanatlar, arzu dünyasından gelirler ve bu yüzden de daha kolay kristalleşirler (yani maddeleşirler). Müzik ise kristalleşmeyen suptildir ve daha ele geçmez bir yapıya sahiptir.  Bu yüzden onu her duymak istediğimizde yeniden yaratılması gerekir.[3] 

Geldiğimiz noktada cevabının aranması gereken soru ise belki şudur: Peki müzik bu kadar, özel, önemli ve eskiyken, neden bu kadar araştırma konularından uzak tutulmaktadır? Ya da diğer bir anlatımla, müzik insan ve yaşam için bu denli eski ve vazgeçilmezken, günümüzde neden halen gerektiği konumda değildir? Ve neden müziği araştırmak ve yazım alanından başlamak üzere insanları ‘bilinçli bir dinleyici’ olarak müzikle buluşturmaktaki bu gayretsizlik niyedir?

Yaşam:                                                                                                                                    

Müziği araştırmak; toplumu incelemek, kültürü kodlamak, kavramsallaştırmak, müzik üzerine söylem kurmak demektir.[4] Bu açıdan bakıldığında müzik, toplumu ve bireylerin beğeni ve tercihlerini de gösterir. Bu tercih göstergesi aynı zamanda toplumun kültürel seviyesinin de bir göstergesi olarak kabul edilmelidir. ‘Sınırlandırılmayan bir zihin yapısına katkısı’ sebebiyle müziğin, toplumun kültür seviyesinin geliştirilmesine yönelik çalışmalarda birincil sırada yer alması da gerekir. Müzik sanatının her şeyden önce saf bir haz üretme eğiliminden başlayarak, bu saf hazzın zamanla kendi içinde ‘tıpkı kendi arayışında olan insan gibi’ bir sonlanmaya varamaması,[5] kültürel öğelerin yanında müziğin düşünsel gelişmişliklerle birlikte değerlendirilmesini de zorunlu kılar! Düşüncenin nasıl biçimlenip geliştiğinin tarihsel oluşumu, bilim insanları ve araştırmacılarca incelenmiş olsa da, bu incelemelere müziğin katılmaması, sosyal bilimlerin sonuçları açısından kanaatimizce bir eksikliği de içerir. Ancak şöyle bir gerçek de vardır ki matematik, psikoloji, akustik, fizik, dilbilimi, felsefe ve estetiği içinde barındıran müzik[6], öylesine geniş bir alanı kapsamaktadır ki, bu yüzden “böylesi bir lâbirentin içinde kaybolma olasılığı” karşısında günümüz bilim insanları, düşünürleri ve araştırmacılar, müzik ve yaşam üzerine çok düşünür de olmamışlardır.  

 

Müziğin anlatılması açısından kuramlara baktığımızda ise karşımıza iki temel görüş çıkmaktadır: Formalist kuramlar, müziğin, tümden anlamlı ve dışa vurumcu bir güçten yoksun olduğu için bir dil olmadığını, tam anlamıyla bir dil olan edebiyatla hiçbir biçimde yakınlaşamayacağını, ya da onunla birleşemeyeceğini düşündüklerinden müzikle şiirin (sözün) birliğini genellikle reddederler. Aksine, müziğin, dışavurumcu ve gösterici bir güç taşıdığını kabul edenler ise, onun şiir diliyle birliktelik içinde, çok daha yetkin (güçlü) bir biçimde gerçekleştirilebileceğini iddiasındadırlar.[7]

 

Bu iki görüşe bir saptama yapmak gerekirse, ilk müziğin “insan sesi”  ya da kimi kaynaklara göre “AUM”[8] olduğunu söylemek mümkündür. Ancak insanlığın geldiği evrimsel noktada, artık bizim arayışında olduğumuz müzik; her şeyden önce ‘sözleriyle zihni sınırlandırıcı düşsel hallerin’ arka planında yer alan bir anlayış olamayacaktır! Yani yukarıda iddia edildiği gibi, müziği güçlendiren şey bizim için sözlerin güzelliği değildir. Bizim için bizatihi güçlü olan zaten müziğin kendisidir! Çünkü ‘insan zihnini sınırlandırmayan’ ve aşağıda da değinileceği gibi insan yaşamının armonisini oluşturan, böylesine insan ve yaşama bağlı olan bir şey elbette bağımsız ve bu bağımsızlığı oranında da –ikinci bir öğeye gerek duymaksızın- güçlüdür!

 

Görüşümüzün böyle olması ise, söz ve müziğin bir arada bulunmaması ya da bulunmayacağı anlamına da gelmemektedir. Söz ve müzik konusunda dikkat edilmesi gereken konu,

‘ustasının elinde’ birlikteliğine karar verilmiş olan bu iki ayrı sanat dalının, bu birliktelik sonrasında artık iki ayrı unsur olarak görülmemesi gerektiğidir!

 

Müziğe bu kuramsal yaklaşımların yanında, müzik üzerine esas olan şey aslında müzik ile müziği dinleyenin birbiriyle olan bağıdır. Yani müzikte özü teşkil eden konu, yapıtın “büyüklüğünün” yanında, müziği dinleyen kişinin, dinlemekte olduğu müzik ile duygusal ve tinsel dünyasında ve bu bileşik zihinsel dünyası ile reel yaşantısını nasıl bir araya getirdiği üzerinedir. Diğer bir anlatımla konu, yapıtı dinleyen kişinin; duygusal ve tinsel durumu ile yaşamsal durumlarının armonisindedir. Kişinin kendi armonisini yakalaması ve bu yakalamış olduğu armoni ile kendi içsel yolculuğunu geliştirmesi, arayışında olduğumuz müziğin temel hedefidir.  

 

Yüzeysel bir bakışla müzikteki armoni ile yaşamdaki armoni ilk anda ayrı ve belki de bir arada değerlendirilmeye alınmayacak iki öğe olarak algılanabilir. Ancak kâinatta makro kozmostan mikro kozmosa, kaostan düzene her şeyin uyum ve ahenk içinde olduğu gerçeği, müzikteki armoni zorunluluğu gibi, yaşamlarımızın da armoni içinde olması gerektiği sonucunu karşımıza çıkarır.

 

Hermetik Yasaların[9] “titreşim” kuralının yanında, zamanın dışından müziğe ilk bakış Eski Mısır’ın (TEB) en büyük Tanrıçası İsis’den gelmektedir. Elinde çok farklı şeyler tutan Tanrıça İsis’in sağ elinde bronz bir çıngırak ve içinden geçen keskin iğneler sayesinde elinin hareketiyle üçlü bir tiz çıkardığı söylenir. “Sistrum” adı verilen bu çalgı aleti, yavaşlayıp hareketi sona ermek üzere olan her şeyi tekrar hareket etmesi için teşvik etmekteydi. Sistrum’un temsil ettiği şey, doğanın normal akışını tıkayıp durduran yozlaşma ve çürümenin yenilenmeyle aşılıp, hareket yoluyla onu (Doğayı) tekrar gevşetip, eski armonik canlılığına kavuşturmaktı.

 

Peki nedir bu armoni ve nerededir? Kullanımı ya da ulaşımı nasıldır? Müzikteki armoniden yaşamdaki armoniye geçiş nasıldır? Bu soruların cevabı ise arayış içinde olan insanın kendisine sorduğu “ben nereden geldim, nereye gidiyorum”un cevapları ile aynıdır…

 

20. Yüzyılın Ezoterik Felsefecilerden Manly Hall armoniyi, güzelliğin vazgeçilmez şartı olarak görmüştür. “Bileşik unsurlardan oluşan bir şey ancak parçaları armonikse güzel olarak kabul edilebilir. Dünyaya güzel denir ve Yaratıcısı İyi’dir; İyi, tanımı gereği kendi doğasına uygun davranmak zorundadır ve kendi doğasına uygun davranan iyi, armonidir. Çünkü iyi iyiliğiyle uyumu oluşturan şeydir. O halde güzellik, form âlemin kendi doğası gereği tezahür eden armonidir.”[10] diyerek, armoninin yaratımdan itibaren başladığını ve iyi olan her şeyin içinde armoninin bulunmasının yanında, armoninin aslında bir “iyi” olduğunu belirtir. Tabi bu sözlerin devamında cümleyi tamamlamamız gerekirse de; İyi’den payını almış her şeyin de aslında armonik bir yapısının olması gerektiği de söylenmelidir.

 

Genel anlatımıyla müzikteki armoninin temel amacı, -kompozitörün arayışında olduğu haliyle- sadece “iki veya daha çok sesin aynı anda kulağa hoş gelecek biçimdeki uyumu” değildir. Müzikteki armoni de tıpkı yaratımda olduğu gibi ‘iyi’ ve ‘bütünsel uyumdan’ gelmektedir.  Bu açıdan müzikteki armoninin temelinde, insan ruhuna hitap edip, ‘bütünsel uyum’ adına, onun bozulan dengesini eski haline (özüne) getirmek ve ‘kirlenmişliklerden’ arındırmak yatar.

 

Bu bilinçle hareket eden eski çağ gizem okullarında müzik aleti olarak kullanılan “Lir” de insan yapısı ile özdeşleştirilmiştir. Enstrümanın gövdesi fiziksel yapıyı, telleri sinirleri ve müzisyenin de ruhu temsil etmesinin yanında, 7 teli de Hint Felsefesinde ki insanın 7 katlı yapısını sembolize etmekteydi.[11] Benzer şeyler “Ney” için de söylenmektedir. Onlardaki uyum, aynı zamanda insan ruhunun da uyumuydu. Çünkü müzik, -günümüzde algılandığının aksine- eski çağlarda, insanı sadece neşe ve eğlendirme amacıyla –sözün arka planı- olarak görülmemekteydi. Müzik onlar için ‘erdemli olan her şeye karşı’ sevgi ve bağlılık aşılamakta, kötü olan şeylere karşı da kişiyi korumaktaydı. Nitekim Platon’un da “zihni yücelten müziğin, duygulara hitap eden müzikten çok daha yüksek türden olduğunu” belirtmesi de bu yüzdendir.

 

Eski çağlarda müzik üzerine bu düşünceler beslenirken, günümüzde müziğin –ön plandaki haliyle- sadece bir eğlendirme aracı olarak görülmesi, günümüz müzik anlayışının birincil sorunudur. Bununda sebebi günümüzde kendisini sadece müziğe adamış olan düşünce insanlarının pek olmaması da olabilir. Bu adanmışlığın olmaması sebebiyle, konumuza temel aldığımız müziğin, konser salonlarından dışarıya çıkarak, yaşamla buluşması da güçleşmektedir.

 

Popüler kültürün etkisiyle, eğlence müziği tarzındaki sözlü müziğin baskınlığı, klasik müziği hep bir arka planda bırakarak, dar salonlara hapsetmektedir. Oysa yukarıda da belirtildiği gibi, “BEN”i arayan insanın, bu arayışlarının önemli bir aracı olarak görmekte olduğu müziğinin, yaşamdan bu denli geride tutulması, düşünürlerce aynı zamanda ‘aydınlanmaya da vurulmuş bir darbe’ olarak maalesef görülememektedir. Bu nedenle günümüz kompozitörüne düşen görev, sadece eseri ortaya çıkarmak olmamaktadır. Günümüz için kompozitör ya da yorumcu, aynı zamanda eseri ya da yolunda gittiği müziği çok daha geniş kitlelere (popüler kültürün müzik anlayışına rağmen) ulaştırmanın yollarını da aramalı, dinleyicisi ile buluşturduğu her eseri bir ‘aydınlanma hareketi’ olarak da görmelidir. Bu yol arama ise müziğin derinliğine bir başka bakışı da beraberinde getirir. Çünkü böyle bir arayış içinde olan kompozitörün, müzik yöneticilerinin ve yorumcuların, içinde yaşadığı toplumun durumunu gözlemlemek, bu gözlemleri neticesinde eserlerini oluşturmak ve sonrasında da bunu insanlarına ulaştırmak durumundadır. İşte tüm bunların yapılabilmesi içinse, yukarıda belirtildiği üzere gerek kompozitörün gerek yönetici ve yorumcuların aynı zamanda pek çok özelliği de barındırması gerekir. Çünkü onlar aynı zamanda bir edebiyatçı, bir şair, bir felsefeci, psikolog, sosyal bilimci ve siyasetçidir. Bunlar yapılmaksızın sadece büyük müzik eserlerinin yaratılması, yıllık programların belirlenmesi ve de yorumlanması, arayışında olduğumuz müzik ve bu müziğin günümüzdeki sorunlarının anlaşılıp çözümlenmesi için sanırız ki yeterli değildir.

 

Dışarıdan bir gözle bakıldığında, arayışında olduğumuz müziğin sorunlarının olduğu ve bu müzik türünün de “burjuva müziği” olduğu iddiasında olanlar için sözlerimiz yadırgatıcı ve belki de biraz anlaşılmaz da olabilir. Öyle ya, yıllardır “burjuva müziği” olarak nitelendirilen bir müzik türünün nasıl sorunları olabilir ki? Yeri gelmişken belirtmekte yarar var ki, günümüz için klasik müzik olarak tanımlayabileceğimiz müzik, “burjuva müziği” değildir. Kavramsal açılımına girmemekle birlikte, “tarihsel” olarak (17. ve 18. yy) soyluların dinlediği müzik olarak ortaya atılmış olsa da, dünya genelinde müziğe yapılan yatırımlara baktığımızda, bu söylemin aslında amacını aşan ve özellikle ülkemiz için şehir efsanesine dönüşmüş bir görüş olduğu da görülecektir. Konuyu somutlaştırmak gerekirse, Avrupa ülkelerindeki konser salonları, senfoni ve oda orkestraları ile çok sesli korolarının sayılarını ülkemizle karşılaştırabilirsek, ne demek istediğimiz daha net anlaşılabilecektir. Bu savımıza karşılık, klasik müziğin zaten “batılı burjuvaların müziği” olduğu söylenir ise, o zaman biz de bakışımızı bu kez doğuya, hem de devlet yönetimi olarak “burjuvaziye” karşı bir ülkeye çeviririz. Sanatçılarına halkın verdiği değer bir tarafa, 1950’lerin SSCB’nde 28 tane opera salonunun, 26 tane büyük senfoni orkestrasının, 72 büyük koronun, 16 filarmoni orkestrasının ve 30 konservatuarın varlığı[12] karşısında 2010’ların Türkiye’si için ne denecektir?

 

Sağlıklı bireylerin yetiştirilmesindeki önem sebebiyledir ki Platon’un Devlet’inden, Aristoteles’in Politika’sına müziğin önemi vurgulanmış, ‘devlet geleneğine sahip’ bilinçli ülkelerde bu önem doğrultusunda müziğin önünü her açıdan açmışlardır! İşte tüm bu bilgiler ışığında “Yeni Toplum Yeni Müzik” sözüyle yola çıkan Atatürk de, “Hayatta müzik gerekli midir? Hayatta müzik gerekli değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzik ile alakası olmayan mahlûkat insan değildir. Eğer konuşulan hayat insan hayatı ise, müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat zaten mevcut olamaz. Müzik, hayatın neşesi, ruhu, şuuru ve her şeyidir. Yalnız müziğin şekli türü üzerinde durmak gerekir.[13]” der. Der ama onun manevi mirasçılarının gücü dediklerini yapmaya yetemez…

 

ARMONİ

Günümüzün bu acı resimlerinden, bu sefer milat öncesine gidecek olursak, müzik ve yaşamı birleştiren, bunun yanında görüş ve buluşlarıyla da günümüz müziğine büyük katkıları olan Pisagorculardan[14] bahsetmemek büyük eksiklik olurdu.

 

Pisagorcular var olan “canlı cansız her şeyin bir sesi” olduğuna ve bütün yaratıkların ebediyete dek Yaratıcı’yı övdüğüne inanırdı. Onlara göre insanın bu ilahi melodileri duymamasının sebebi, ruhunun maddi varoluş yanılsamasına gömülmüş olmasıydı.[15] Pisagorculara göre uyum uyumu tanırdı! Doğada ki her elementin kendine ait bir anahtar notası vardı. Bu elementler bileşik bir yapı içinde bir araya getirilince ortaya bir akort çıkmaktaydı. Aynı şekilde gezegenlerin de (Kürelerin de) dönüşleri sırasında kendi “büyüklük, uzaklık ve hızlarına” göre değişken sesler çıkardıkları görüşündeydiler. Bu yüzden Satürn[16] en kalın notayı, Ay ise en tiz notayı vermekteydi.[17] İnsan, yaşamındaki sınırlılığı ile küçük gürültülere ve seslere öylesine dalmıştır ki, işte bu dönen gök cisimlerinin (Kürelerin) ritmik müziğini de duyamamaktadır.[18]

 

Pisagorcuların müzik doktrini açısından önem arz eden bir diğer kavramı “arınma”, “temizlenme” (katharsis) kavramıdır[19]. Müziğin insan ruhu üzerindeki –yaratıcı özüyle yakınlığı üzerinde temellenen- gücünün yanında Pisagorcular müziğin, ruhlarımızın bozuma uğramış armonisini yeniden sabitleştirme gücüne de değinerek daha da ileri gitmişlerdir! Yine yüzeysel bir bakış ile Pisagorcuların bu görüşü, müzik ve sağlık, müzik ve psikoloji olarak değerlendirilebilir. Bu değerlendirmelerin doğruluğu yanında “ruhlarımızın bozuma uğramış armonisini yeniden sabitleştirme gücünün müzikte” olduğu vurgusu, müziğin kader ve özgür iradeye olan etkisine[20] de dikkat çekmektedirler. Çünkü bozulmuş olan ruhsal armoniyle, sadece kişinin sağlığı ya da psikolojisi etkilenmeyip, kişinin yaşantısı, yani kaderi de doğrudan etkilemektedir. Bozuk ruhsal yapı sebebiyle kişinin yaşantısından zevk almaması, iç ve dış dünyayı algılamaktaki güçlükleri sonucunda yaşadığı sorunlar her geçen gün olumsuzluklara doğru yaşamını sürüklerken, zayıflayan ‘özgür iradesi’, onu olması gerekenden daha gerilere itmektedir. Bu yüzden müzik, kişinin armonisini olması gereken noktaya taşırken, aynı zaman da onun kaderini de yeniden şekillendirme ve onu ‘dönüştürme’ gücüne de sahiptir! Tıpkı Tanrıça İsis’in elinde ki Sistrum’un gücü ve işlevi gibi…

BİTİRİRKEN

“Mutlak kulak yeteneği[21]” kavramı müzik üzerine söyleniyor olsa da, bizim için bu kavram aynı zamanda yaşam içinde geçerlidir. İnsan, kulağındaki her biri yaklaşık 25 farklı ses derecesini algılayabilen ve yaklaşık 10 bin adet “Corti lifi”nin aşırı duyarlılığına gereksinim duyar. Normal insanların kulakları ise, var olanın üç ilâ onuna tepki verir. Ortalama müzisyende ise bu sayı lif başına en fazla 15 sese kadar çıkar. Ancak mutlak kulak yeteneğine sahip (dâhi müzisyen) için bu sayı çok daha fazladır.[22] Yaşam da böyledir. Eğer yaşamdaki mutlak kulağımız olan kalbimiz 10 bin adet farklı liften sadece 3’ünü duyabiliyorsa, o zaman elbette tüm sözler, tüm sesler ve tüm yaşadıklarımız da bizlere yabancı, anlaşılmaz zor, acı dolu vs gelmektedir…

Bu yüzden en büyük senfoni de orkestra da kâinatın kendisidir. Biz ise kimi zaman ne bu büyük orkestranın, ne de bu büyük orkestranın bir üyesi olduğumuzu bilemeyiz… İnişleri, çıkışları, duraklamaları, hırsları, mutlu ve hüzünlü anları, acıları ve haykırışlarıyla bu büyük senfonik yaşamın içinde eserin, şefin, orkestranın hep biz olduğumuzun kimi zaman bize ‘hatırlatılması da’ gerekir.

Ahengimizin bozulduğu kimi zamanlar, belki bas belki bir tiz ses ile sarsılsak da, yaşamın amacı da bu “aykırı sesleri” uyumlu hale getirmektir. “Herkesin ayrı telden çaldığı” çağımızda, mutluluğa, huzura ve sevgiye giden yolumuz, müziğimizi hatırlayarak bu ayrı çalmaları uyumlaştırmak değil midir? İşimizde, okulumuzda, eşimizde, çocuklarımızda ve sosyal yaşantımızda, doğaya ve dünyaya bakışımızda bütünsel bir ahengi ve de coşkuyu yakalamaktır yaşamak. Bize düşen ise bir şef edasıyla önce büyük bir dikkatle eseri okumak ve –atlamadan- takip etmek, sonrasında aykırı (detone) seslerin farkına varmak ve onları yaşamdaki yerleri konusunda uyarmak, aykırılıkları eğitebilmek ve yaşantımızın her alanını armonik hale getirmektir.

Kendi müziğimiz için bilmemiz gereken şey “uyumun, uyumu doğurduğu”dur. Çünkü armonisini yakaladığımız kendi içsel müziğimizi dışımıza verdikçe, doğanın ve kâinatın ahengini de, bu ahengin içinde kendi yerimizi de göreceğizdir. Önce bir başımıza çaldığımız kendi içsel müziğimizi, sonra sonra yanımızda ‘aynı armoniyi yakalamış’ olanlarla paylaşırız. Yaşamda bizi mutlu, huzurlu ve güçlü kılan ise, işte bu ‘aynı armoniyi yakalamış’ olanlarımızın sayısıyla doğru orantılıdır. Aynı armoniyi yakalamış olmak, onlara ‘sahipçilikle’ her an aynı ortamda olmak, görmek ya da dokunmak değildir. Aynı armoniyi yakalamış olmak kimi zaman bir dostun bize kalmış güzel anılarıdır, kimi zaman daldaki bir kuştur, bir yağmur damlası, bir bulut, belki de gökyüzüdür… Onlarla ne kadar çok buluşur ve yaşantımızı bu buluşmalar üzerine kurarsak, belki kâinatın ‘tüm seslerini’ –mutlak kalbimizle- yüreğimizde duyabiliriz... Ve belki bu buluşmalar sonucunda gür ve ahenkli bir melodiyle “simyacı” edasıyla dokunduğumuz her şeyi de ‘kâinatın armonisine’ dönüştüre biliriz, kim bilir…

Paylaşım ve beraber olma üzerine güzel bir hikâye vardır. Adamın biri uzak yerlere doğru bir yolculuk esnasında rahatsızlanır ve bir handa konaklar. Ancak çok ciddi bir hastalığa yakalanmış olduğundan uzunca bir süre bu handa yerleşmek zorunda kalır. Ve tabii bu sebeple de sahip olduğu tüm parayı tüketir. Hancı hem iyilikseverlik, hem de bu kişiye duyduğu saygı ve sempati nedeniyle ihtiyacı olan her şeyi karşılar ve masraflardan bir beklentisi de olmaz.

 

Hastalık çok ilerlediğinde adam bir masanın üzerine bir sembol kazır ve hancıya kendisinin ölümü sonrasında bu masayı dışarıda görünür bir yere koymasını söyler. Ve sembolü birisinin tanıyıp tanımadığına dikkat etmesini de hancıdan ister. Bu kişinin hancıya masraflarını ödeyeceğini veya kendisi adına teşekkür edeceğini söyler.

 

Adam öldüğünde hancı onu gömer ve cenazeyle ilgili tüm ihtiyaçları hiçbir beklentisi olmadan yerine getirir, çünkü müşterisinin talimatı onu derinden etkilemiş ve memnun etmiştir. Bu nedenle masayı dışarıda bir yere koyar. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra bir yabancı geçerken sembolü görür, tanır ve masaya sembolü kimin kazıdığını hancıya sorar. Durumu öğrendiğinde hancının harcadığından daha fazlasını hancıya öder.

 

Hikâye Kadim Bilgeliklerin şu inanışını tamamlar. Denilir ki birbirlerini tanımasalar dahi, eğer bir işaret onlara aynı öğretiyi takip ettiriyorsa, bu takibi yapanlar, yeryüzünün en uzak iki noktasında oturan iki insan dahi olsa, birbirlerini görmeden ve birbirleri ile sohbetleri olmadan da –ve bu dünya öncesinde de olduğu gibi- zaten BİRlerdir kardeştir.

 

Çalışmaya başlarken söylediğimiz bir söz vardı. Kâinatın en sihirli anahtarı, en gizemli sembolü; müzik! Dünyaya bir başına gelmiş olan bizleri bir iken çoğalan, bulduran, sevdiklerimizle tekrar buluşturan ve birbirimizi ‘hatırlamamıza’ yardımcı olan sihirli bir anahtar, bir sembol; müzik! Tıpkı bu söz ve hikâyede olduğu gibi...

 

Müziğin sihirli anahtarının açtığı kapının içinden geçerek, tüm BİRlerin bir gün buluşması dileğiyle.

 



* Çalışmamın her anında beni kalbiyle destekleyen Bilkent Senfoni Orkestrası (BSO) Sanatçısı

    Sevgili Verda DEMİREL’e teşekkürlerimle. M.T

 

[1] Sesi kaydetmeye yarayan fonograf, çok yakın bir tarihte, 1877’de Edison tarafından icat edilmiştir.

[2] - Paleolitik Çağ (Eski Taş/Yontma Taş Devri, Üretim Öncesi Dönem, Başlangıçtan MÖ 10.000 yılına kadar)
  - Neolitik Çağ (Yeni Taş/Cilalı Taş Devri, Üretim-Tarımın Başlaması, MÖ 10.000-MÖ 1800)
  - Endüstri Çağı (Bronz ve Demir Çağı, MÖ 1800)

[3] Gül-Haç Evren Kavramı, Max Heindel, Hermes Yayınları, I Basım Mart 2009 S.214

[4] Müzik Felsefesine Giriş Vural Yıldırım-Tarkan Koç Bağlam Yayanları 4.Basım Nisan 2008 S.25

[5] Müzikte Estetik Enrico Fubini Dost Yayınları. I Basım Şubat 2006 S.29

[6] Age, S.20

[7] Age, S.30

[8] Vedaların metinlerinde geçen yaratılış esnasında çıkan “ilk ses”

[9] Hermetizm: Eski Mısır’da yaşamış bilge Hermes Thot’un (Trismegistus) öğretisidir.

[10] Tüm Çağların Gizli Öğretileri, Manly P. Hall, Mitra Yayınları, I.Basım Nisan 2008 S.238

[11] Hint Felsefesinde insanın yedi katlı yapısı. Yukarıdan aşağıya: 1. İrade, 2. Sezgi, 3. Saf Akıl, 4. Arzu Akıl, 5.Duygusal Beden, 6.Enerjitik Beden, 7.Fiziksel Beden. Ayrıca Bkz 7’nin sembolojisi

[12]Müzik Üzerine Tartışmalar –Derleme- Evrensel Yayınları. I Basım Eylül 2006 S.169

[13] 15.10.1925 İzmir Kız Öğretmen Okulunda yaptığı konuşmadan.

[14] M.Ö. 580 – M.Ö. 500 tarihlerinde yaşamış olan İyonyalı filozof, matematikçi Pisagor tarafından kurulmuş bir akım.

[15] Tüm Çağların Gizli Öğretileri S.246

[16] Ezoterik inanışlarda Neptün ve Plüton Güneş Sisteminde var olan gezegenler olarak kabul edilmez. M.T

[17] Tüm Çağların Gizli Öğretileri S.244

[18] Gül-Haç Evren Kavramı, S.210 Ayrıca, bu Kürelerin seslerini insanın ölümü sonrasında öte âleme ilişkin olarak ilk müzik sesi olduğu da söylenmektedir. M.T

[19] Müzikte Estetik. S.63

[20] Kader ve bireyin özgür iradesi ayrı bir felsefi tartışma konusudur. Ancak şu belirtilmelidir ki sanıldığının aksine, kader mutlak değişmez olan değildir.  M.T

[21] Mutlak Kulak Yeteneği: (Doğadan) duyulan bir notayı bir referans almadan, başka bir notayla karşılaştırmadan tanıyabilme yeteneği.

[22] Gül-Haç Evren Kavramı, S.214

 
Yayınlarımız
maya_kitap.gif
Eski Sayılar
Dergi_Sayi_56.gif
Özlü Sözler

Şüphe ve güvensizlik tutuk tahayyülün yalnızca panik halidir ki sebatkâr kalp bunun üstesinden gelecek, geniş görüşlü zihin aşacaktır.

Helen Keller